Beyin gelişimi ve şiddet

Beyin büyüyüp de 'içeriden dışarıya' veya 'temelden tepeye' gelişimini organize ettikçe, daha da ilerleyip yukarıya yükseldikçe, daha karmaşık bölgeleri devreye girer ve tepkiselliğin düzenlenmesi ortaya çıkarak beynin alt kesimlerindeki 'ilkel' fonksiyonlar oluşmaya başlar. Kişi, giderek daha az tepkisel hale gelir, daha az yoğunlaşır ve bu arada daha da 'düşünyoğun' hale gelir, düşünme süreci artar. Beynin içsel odaklanma ve uyum kapasitesi, beynin hücreleri ile daha alt bölgelerindeki  görece daha ilkel bölümlerinde yaşanan hareketliliğin bir neticesi olarak karşımıza çıkar. Beynin bu kesiminde en fazla yaşanan hareketlilik, kortikal altı ve kortikal bölgelerinde ortaya çıkar. Bu bağlamda yaşanan herhangi bir 'zihinsel aktarım' gecikmesi de söz ettiğimiz bu unsura sıkı sıkıya bağlıdır diyebiliriz. Bu yönde, beyin yapısındaki tepkiselliği veya hareketliliği artıran herhangi bir unsur, sözgelimi kronik travmatik stres, ya da limbik veya kortikal bölgelerdeki uyum kapasitesini azaltacak her nevi ibare veya emare, yani sözgelimi beyindeki bir yaralanma, akli gecikme, Alzheimer etkisi veya alkolle gelen, bebeğe - çocuğa sirayet eden kusurlar da, vakanın, ya da bebek veya çocuğun agresyonunu, yoğunluk düzeyini ve şiddete karşı gözettiği tavrı doğrudan etkilemektedir.

Tam da bu aşamada belirleyici olduğunu düşündüğümüz, uyumluluk kapasitesini doğrudan bağlayıcı bir nöro-gelişimsel unsur da, beyne özgü inanılmaz bir kapasite olarak anabileceğimiz, 'kullanıma bağışık' eleman olarak tarif edilebilir. Bunun anlamı, her nevi sinirsel sistemin her ne ölçüde aktif olması halinde, yine o derece kendini değiştirebilmesi, bir diğer deyişle yenileyip değişebilmesi mefhumudur. Bu konu, sözgelimi bir çocuk piyano konusunda ne kadar piyano pratiği yaparsa, onun işitme sinirlerine (vestibular) yönelik sisteminin ve davranışlarının da o ölçüde doğrudan 'inşa olması' olarak da örneklenebilir. Keza, küçük bir çocuk, yaşıtıyla muhatap olur da onunla ne kadar çok 'konuşma' eğilimi gösterirse, konuşma yetisini harekete geçiren sinirsel sistemi de o ölçüde 'sorumlu' hareket eder ve bebeğin konuşma ve dilyetisi o oranda hareketlilik arzeder.  Bu bağlamda küçük bireyin sıklıkla ve tekrarlı biçimde konuşmaya meyletmesi, onun buna yönlendirilmesi ve şarkı söylemeye çalışması da, beyin gelişiminin dil oluşumu sürecine olumlu katkıda bulunur. Bir diğer deyişle kimsenin konuşmadığı ya da susmaya devam ettiği bir ortamda büyüyen küçükinsanın bu yöndeki gelişimi de zayıflar ve yavaşlar. Bu da iletişimsel, ciddi gecikmelere yol açabilir. Bebeğin  gelişme sürecinde tekrarlı ve bölümlü duyusal tecrübelerin de, bebeğin sinirsel iletişim organizasyonlarının hızı ve fonksiyonelliğini doğrudan bağladığı görülmüştür. (Courchesne., 1994).  

Beyin, bebeklik ve çocukluğun fonksiyon ve kapasitelerini, anca tekrarlı tecrübelerle 'oluşturur'. Tam da bu aktardığımız bilgilerin, şiddete meyilli davranışları belirleyici olduğu da su götürmez bir bulgudur. Diğer taraftan, küçük bireyin dış dünyaya kapalılığı, içedönüklüğü veya agresyonu ile şiddet içerikli davranışı da, yaşıyla birebir bağlıdır. Bebeğin gelişiminde ve çocukluğuna uzanan yolda kendine yeterli denebilecek bir motor, duyusal, duygusal, bilişsel ve sosyal tecrübe haznesi, erişkin birey olarak sahip olacağı beyin yapısını da, yine 'kullanıma bağışık' düzeyde bağlar. Bu ince, hassas süreçte küçükinsan, soğukluğa, dışlanmaya, reddedilmeye yönelik bir tür 'hoşgörü' mekanizması oluşturur, bu tavır kendi içinde bireysel bir içedönüklüğün de inşa olmasına yarar ve agresif önceliklere dair bir nevi tepkisel kanal hazırlar.  Sözgelimi 'soğukluk' ve içedönüklük yaşayan üç yaşındaki (görece organize olamamış bir korteks sahibi) küçük insan, tepkiselliğe adım yönünde zor bir süreç yaşayabilir de. Beyin yapısına dönük maruz kaldığı uyarılma veya iç gıcıklanmaları (kaba tarifle kimi durumlara gıcık kapışları) küçük insanın çığlıklar atmasına, etrafı tekmeleme, ısırma, tükürme veya birtakım şeyleri fırlatma veya doğrudan etrafa saldırmasına yol açabilir. Yine de, görece daha 'büyük' çocuk, kendini ortamdan soğumuş hissettiğinde bu tepkileri vermez ve 'verili' ya da 'inşa olmuş' tavırları onu böyle davranmaktan alıkoyar.
Gelişimsel psikolojideki bu türlü pek çok çerçeve bilgisi veya tasarısı, ego fonksiyonlarının ve küçük bireyin süper egosunun inşa olduğu dönemsel gelişimleri işaret eder. Bunlar, küçük bireyin kortikal bağlamda uyuma, içsel kabiliyetlere açık olmaya ve daha ilkel, daha az olgun tepkisel davranışlar göstermesine yönelik beyinsel tavırlar olarak tarif edilebilirler. Kortikal faaliyetin her nevi patolojik gelişim sürecine karşın felç veya akıl yitimi gibi unsurlar neticesinde yitirilmesi ise, genellikle küçükinsan’da her nevi 'reddedilme' ile neticelenir ki, bunu en basit tarifle kortikal uyumun veya tahrik ile içedönüklük ve motor hiperaktivite ile agresyonun kaybı olarak açıklamamız, söz konusudur. Tüm bu sözünü ettiğimiz durumlar, merkezî sinir sisteminin ve alt kısımlarının, yani beyin yapısı ve beynin ortasının 'işlem' ve uyum konularıdır. Bu sürece zıt bir duruş açısından, tecrübelerin hayata geçirilişlerinde vuku bulabilecek herhangi bir kayıp veya gelişim noksanlığı, kortikal bölgenin azgelişmişliği bir yana, alt kortikal bölge ile limbik bölgelerin de etkilenmesine ve ilkel, olgunlaşmamış davranışsal tepkilerden kaynaklanan şiddet odaklı davranışlara yol açabilir.
Kendi başına bir delil olarak alınabilecek olan gelişmekte olan beden bize göstermektedir ki, şiddete maruz kalmak veya herhangi bir travma yaşamak, normal nörogelişimsel sürecin önünde bariz bir engele yol açar. Yaşanan her nevî travma, mesul olduğu bölgeyi bağlar ve duyusal, algısal gelişimin duyarlığını, buna bağlı olarak yaşanan her türlü tecrübeyi ve gelişmekte olan beyni etkileyerek normal nörogelişimsel süreci sekteye uğratır.  (Perry, 1999). Tecrübe edilen her nevî tehdit, beynin strese duyarlı nörobiyolojik gelişimine etki eder. Bu negatif hareketlilik, kaçınılmaz biçimde beynin nöro-temelini bağlayarak küçükinsan’da migrene, sinaptogenesis rahatsızlığına ve hatta nörokimyevi farklılıklara yol açabilir. (Lauder, 1988; McAllister, 1999)

Buradan hareketle devam edecek olursak, küçük bireyin beyni de yaşanan olası her türlü gelişmeye karşı, en basit tabirle strese aşırı derecede duyarlı hale gelebilir.  Örneğin, belirli oranda strese maruz kılınan farelerin, aşırı oranda davranışsal değişimleri ilerleyen ömürlerinde gösterdikleri bilinen bir bilimsel veridir. (Plotsky ve Meany, 1993 Vaid, 1997; Valee, 1997).  Bu deneksel - hayvansal modellerin bize önerdikleri odur ki, belirgin, tarifleyici strese maruz kalan varlıkların beklenmedik, kronik stres vakaları halinde gelecek tecrübelerini tehdit eder hale geldiği anlaşılmaktadır .
İnsan beyni gelişen bir organdır. Ve bir kez gelişti mi, 'kullanıma bağışıklı' bir tavır gözetir.  Sinirsel sistemler, doğaları gereği tekrara açık organlardır ve kalıcı bir yönelimle 'değişikliğe' tabî ve maruzdur. Kendi 'sinaptik' numaraları ve mikro-mimarî yapıları, 'dendritik' dayanıklıkları ve önemli bir yapı veya fonksiyona dair hücre yapısallıkları, örneğin enzim ve nörotaşıyıcı algılayıcıları bu kapsamdadır.  (Brown, 1994; Courchesne., 1994; McAllister., 1999). Bu bağlamda her ne kadar fazla sinirsel sistem hareketlilik arzederse, o derece kendini 'inşa edecek' ve fonksiyonel kapasitesini bu hareketliliğe bağlı olarak geliştirecektir. Bir diğer deyişle, bir kimse, ne kadar fazla piyano eğitimi alırsa, onun motor-vestibular (işitme siniri) sistemi de bağlı olarak 'genişleyip olgunlaşacaktır'. Bunun gibi, bir kimse her ne kadar 'ikinci dil'e maruz kalırsa, o yöndeki nörobiyolojik ağı bu dilin beynindeki varlığına izin verecek ve algı ile konuşma yetisi o oranda kendini var edip oluşacaktır. Ve aynı ölçüde, ne kadar tehdit odaklı sinir sistemi gelişim sürecinde harekete geçecek olursa, o kişi yine aynı bağlamda 'kendini inşa' edecektir.

Özet olarak şunlar söylenebilir: Şiddete maruz kalmak, bebeğin gelişen beyninde bir dizi tehdit tepkisini de beraberinde kaçınılmaz olarak getirir. Buna mukabil, sinirsel sistemlerde yaşanabilecek olan dışsal aktiviteler de bebeğin beynini o oranda 'dönüştürür'. Son kertede bu 'dönüşüm' süreçleri bebeğin duygusal, davranışsal ve bilişsel fonksiyon yetisinde geri dönüşsüz değişimlere zemin hazırlar. Bu yüzdendir ki, şiddet odaklı problemler söz konusu olduğunda, söz ettiğimiz unsurlar bu davranışların kökenini belirlemede ayırt edicidir. Bebeğin nörogelişimsel sürecindeki belirleyici etmenler, onun şiddete maruz kaldığı süreçlere verilecek olan tepkilerin ve yaşanan şiddet odaklı tepkilerin doğası ile, çocuğa dair diğer unsurların, ve elbette aile ile çevrenin tutumlarıyla bire bir bağlantılı görünmektedir... (Perry & Azad, 1999)
 



1


Article Düzenle

Yorum Ekle

Web Tasarım Data1        

İsim Bankası

Reklam Verin

Tatlı Sözlük