
Eğer cennet varsa bu, çocukların doğmadan önce yaşadıkları yer olabilir: Tüm cilt yüzeyleri ılık rahim özsuyu içindedir, büyüdükçe bedenleri rahime daha çok yapışır, anne kalbinin atışını duyarlar, ritmik solunum hareketlenin hissederler ve anne oraya buraya hareket ettikçe yumuşak bir şekilde sallanırlar.
Doğumla birlikte çocuk bu cennetten atılır. Anne ile kurduğu bedensel bağ kopar. Anne ile babanın en önemli görevi bu kaybı olanaklar el verdiğince ona hissettirmemektir.
Ana rahminde yaşanan korunma duygusunun yerini ancak bebeği şefkatle kucaklamak tutabilir: Göğüs, kollar ve ellerle bebek sıkı sıkıya sarılır; bu arada minicik başı göğsün sol yanına doğru hafifçe bastırılır ki, kulağı yatıştırıcı kalp sesini tam olarak alabilsin; ana rahminde alışık olduğu ritm onu yavaşça sallamak ve bir aşağı, bir yukarı yürümekle yeniden yaratılır. Doğrudan ten teması -bebek ile anne ya da bebek ile baba- tümüyle çıplak olarak kucaklaştıklarında tam olarak kurulur.
Bazı insanlar, çocukların daha başlangıçta sertleştirilmeleri gerektiğine ve fazla şefkatin onları şımartacağına inanırlar. Bundan daha saçma bir şey olamaz. Şımarık çocukların anne babaları çoğunlukla ya soğuk olduklarından ya da zaman yetersizliğinden çocuklarına şefkat gösteremeyen kişilerdir. Şımarıklık, anne babanın yetersiz bedensel ilgiyi örtmek için çocuklarının her dediğini yapması ile oluşur. Şımartmak, yedek şefkatin piyasaya sürülmesinden başka bir şey değildir. Şımarık çocuk herhangi bir arzusu yerine getirilmediğinde bu yüzden aşırı derecede öfkelenir; çünkü aslında anne ve babasını tümüyle kaybedeceğinden korkar.
Yaşamlarının ilk üç ile beş yılı arasında bedensel yakınlık ve koruma gereksinmeleri tam anlamı ile giderilmiş olan çocuklar, tüm yaşamları boyunca kaybetmeyecekleri bir hazineye sahip olurlar: Dengeli, kolay ilişki kuran, ciddi arkadaşlıklar geliştirebilen, özgüvenleri güçlü, olumlu bir temel görüşe sahip, düş kırıklıkları ve başarısızlıklar karşısında cesaretlerini kaybetmeyen birer insan olarak yetişirler. Buna karşın şefkat görmeden büyüyen çocukların tüm gelişmesi geri kalır, sevme yetenekleri olmaz, sık sık hastalanırlar, hatta ölebilirler.
En sevgi dolu ve ilgili aileler bile çocuklarını huzursuzluk, mahrum kalmak ve hayal kırıklığı gibi duygulara karşı koruyamazlar. Her bebek açlık ve susuzluğu yaşar, daracık kundağa, karın ağrılarına alışmak zorunda kalır, memeden kesilir, yalnızlığa alışmayı öğrenir. Beklentiler yerine gelmediğinde, bir aktivite sevgisizce engellendiğinde ya da içgüdüsel gereksinmeler doyuma ulaştırılmadığında düş kırıklığı oluşur. Bu tip düş kırıklıklarıyla her çocuk yeteri kadar karşılaşır zaten. O anda hissedilen isteksizlik gelişmenin sürdürülmesi için esaslı bir dürtü olur. Anne babaya düşen görev, kaçınılmaz düş kırıklıklarını dayanılır kılmak ve zevk dolu olaylarla durumu dengeleyerek çocukları tam bir umutsuzluğa kapılmaktan korumaktır.
Örneğin bir bebek, mutlaka günün birinde memeden kesilmelidir, yoksa hiçbir zaman bağımsız bir kişilik geliştirmeyi öğrenemez. Ancak bu süreci olabildiğince kolay ve zararsız bir biçimde atlatabilmesi için anne bebeğine her zamankinden daha fazla şefkat göstermelidir. Ayrıca çocuğun artık katı gıdalara geçme zamanının gelmiş olması gerekir. Bir de emziğe izin çıkarılırsa bebeğin keyfine diyecek kalmaz.