.jpg)
Popüler edebiyatta nadiren gönderme yapılıyor olsa da, çocuklar babalarının nazik, sevgi dolu ve sabit sevgi dokunuşlarına ayrıca ve bilhassa ihtiyaç duyar. İnsan gelişimi konusunda yapılan araştırmalar bize göstermiştir ki, sergilediğimiz sakinleştirici, şefkat yüklü dokunuşlar, sağlıklı gelişimimiz adına yakın ilişkilerimizde vazgeçilmez birer unsur halindedir. Dahası, uzmanların önerdiği şekliyle, "Eğer kendi kültürümüzdeki babalık kavramını ve bu kavramın önemini anlamaya çaba gösterebilirsek, insan ilişkilerinin gelişimi adına kabul edilebilir, umut verici bir adımın da başını çekmiş oluruz. Çocuğumuzun ona sarılmamızı istediğini, kollamamızı beklediğini, şefkate ihtiyaç duyduğunu ve koynumuza almamız gerektiğini bilmeliyiz. Ayrıca, bizim onlara dokunuyor oluşumuzun verebileceğimiz her türlü erdemin üzerinde olduğu, gün gibi ortadadır. Sevme sanatını pekiştirecek biçimde, dokunmanın en güzel varyasyonlarını, mıncıklamayı, sarılmayı, nazikçe sıvazlamayı, kaşımayı, sürünmeyi ve hatta masajı çocuğumuza yöneltmekle, onun en temel ihtiyaçlarını gidermiş olacağımızı aklımızdan çıkarmamalıyız.
Dokunuşun armağanları
Hepimiz, Dünyaya annelerimizin ılık, şefkatli dokunuşları eşliğinde geliyor ve dünyayla bu şekilde tanışıyoruz. Diğerleriyle temasımızın ilk arabuluculuğu, hastanedeyken, annemizin karnından çıkıp, bizi onların ellerine tutuşturan ana uzanan kısacık sürede vücut buluyor. İşte o günden bu yana, hepimiz annelerimizin kucağında yaşadığımız o garip ilk anın hafızasını, farkına varmaksızın belleklerimizde saklıyoruz. İlk başta, anne rahminde bile, çocuklarımız güvenlik duygusuna dair bilgileri elde etmeye başlıyor. Dokunma eylemi ayrıca, yenidoğanların birşeye ait olduklarını ve sevilesi varlıklar olduğunu da bize hatırlatıyor. Yakın tensel temas, sözgelimi sarılma, küçük darbelerle art arda sırta vurma, şefkatle davranıp sarmalama da, bebeklerimizi rahatlatan harika deneyimler oluyor. Bu, onların varolduklarını garantilerken özgüvenlerini tazeliyor.
Geçen zaman zarfında, çocuklarımız büyüdükçe, seslerimiz, dokunma eylemlerimizin yerini alır hale geliyor. Emniyet duygusunu pekiştirici düzeydeki nazik sözler, onların ılık bir duyguyla sahiplenildiklerini kendilerine anımsatıyor, duyumsatıyor. Gelişme süresi zarfında, oğullarımız ve kızlarımız tipik bir yaklaşım göstererek bizimle görece daha az temas kurma yanlısı hale geliyor. Beden dili üzerinden, eğer başka hiç bir şey yoksa, kendi kendilerine dokunulması gerekip gerekmediğini tayin edebiliyorlar. Buna bir örnek vermek gerekirse, sekiz yaşındaki bir çocuk babasına kalkıp 'toplum içinde daha fazla kucaklanmak istemediğini' beyan edebiliyor. Ergenlik çağı gelip çattığında ise, evlâtlarımızın dokunulma ihtiyacı yeniden sökün ediyor. Hatta bu kimi vakaya göre 'tavan etkisiyle' birleşip, buluğ çağı stresi eşliğinde ciddi bir noktaya varabiliyor. Tam da bu meseleyi çözüme kavuşturabilmek ve çocuklarımızın dokunulma gereksinimlerini tedarik edebilmek üzere, onlara son derece açık, kabullenmiş bir yaklaşım sergilememiz gerekiyor.
Kendilerine emniyet, konfor, güven duygusu aşılanan, dokunulan çocuklar, bu davranışı kendi çocuklarına da olduğu gibi yansıtıyor. Bir diğer deyişle, dokunma duygusu, bizim gelecek nesillere aktarageldiğimiz önemli bir miras olarak karşımıza çıkıyor.